Gece elinde telefon, uykuya geçmeden önce şöyle bir YouTube’a bakıyorsun.Karşına biri çıkıyor ve şöyle diyor:
“Ben seçilmiş 11 çocuktan biriyim. Diğerleri öldü. Sadece ben kaldım.”
Cümlenin içeriğinden çok, yüzündeki ifade çarpıyor seni.
O “ben farklıyım, ben özelim, ben sizden üstünüm” bakışı.
İçinden sessizce soruyorsun:
“Diyelim ki gerçekten seçildin, sonra ne olacak?
Bir uzay gemisi mi gelip seni alacak?
Yoksa küçük bir kitle toplayıp onların ruhsal lideri mi olacaksın?”
Belli ki hikâye sadece “manevi bilgi” değil; derinde bir yerde, kimsenin ona vermediği değeri dünyadan zorla alma çabası var.
Çocukluğunda kimseden duymadığı o cümleyi, şimdi milyonlarca kişiye dinletmek istiyor:
“Sen çok özelsin… ve bunu biliyorum.”
YouTube çağı da tam böyle hikâyeler için biçilmiş kaftan:
Bir tarafta görünürlük açlığı, diğer tarafta “biri gelsin, beni kurtarsın” diye bekleyen insanlar.
Ortada ise: “Seçilmişlik” başlığı altında güzel paketlenmiş, ama aslında bayağı sıradan bir ego pazarlaması.
Sakallı Doğmak ve Sirius’ta General Olmak
Bu programda iş sadece “seçilmiş 11 çocuktan biriyim” cümlesiyle kalmıyor tabii.
Devamı geliyor:
“Seçilmiş olduğumu sakallı doğduğumdan anladık.
Zaten 11 kişiydik, diğerleri öldü, ben kaldım.”
Sakallı doğduğu için “seçilmiş” olduğunu anlamış.
Burada bile, biyolojik bir detayı metafizik rütbeye çeviren bir zihin görüyoruz.
Yetmiyor.
Başka biri çıkıyor sahneye ve şunu söylüyor:
“Ben Sirius’tan geldim. Orada generalim.
Dünyada bir kraliçe var, henüz uyanmadı.
Onu uyandırmaya ve almaya geldim.”
Yani adam, Sirius’taki görevinden dünyaya “kraliçe uyandırmaya” inmiş. Görevi bu.
Orada da ister istemez içimden şu geçiyor:
“Tamam o zaman, ben de kayıp kraliçeyim anasını satayım.
Madem bu kadar rol dağıtıyoruz, bana da bir taç verin.” 😄
Tablo aslında çok tanıdık:
•Bir yanda hayatta kendine yer açamamış, sıradanlıkla kavgalı bir zihin,
•Diğer yanda RPG oyunlarını andıran bir kozmik senaryo:
General var, kraliçe var, uyuyan var, kurtarıcı var…
Bu senaryoda izleyene bırakılan rol genelde şu:
“Ben de aslında sıradan değilim ama henüz uyanmadım.
Belki ben de onlardan biriyim…”
Böylece herkes hikâyede kendine pay çıkartıyor; kimisi kendini general, kimisi kayıp kraliçe, kimisi “uyanacak özel insan” olarak görüyor.
Ama ortada değişmeyen bir şey var:
Hiç kimse kendi hayatının gerçek sorumluluğunu almıyor.
Buz Pateni ve Uyanış Koçluğu: Uyuyanlar, Uyananlar
Programda bir de genç bir kız var.
Buz pateni sporuyla ilgileniyor ve şöyle diyor:
“Henüz uyanmakta olanlara nasıl uyanacaklarını anlatmak için dünyadayım.
Seçilmiş insanların nasıl uyanacağını biliyorum.”
Cümle bu.
Sonra ne oluyor?
Kızın Instagram takipçileri bir anda katlanıyor.
Binlerce “henüz uyanmamış ama uyanmak isteyen” insan, onu takip etmeye başlıyor.
Muhtemelen içlerinden şunu geçiriyorlar:
“Ben de uyuyanlardan biriyim…
Belki o da beni uyandırır.”
Bir zamanlar “Uyuyan Güzel” masalı vardı, şimdi “uyuyan kitle + uyanış rehberi” modeli var.
Dışarıdan bakınca tablo şöyle:
•Yeterince ilgi, sevgi, değer görememiş insanlar → “seçilmişlik” kurgusuyla kendine taç takıyor.
•Kendi gücüne inanmayan, yönü kaymış insanlar → “biri gelsin, beni uyandırsın” diye sıraya giriyor.
Araya da bolca kozmik detay serpiliyor:
•“Seçilmiş 11 kişiden biriyim, diğerleri öldü.”
•“Sakallı doğduğum için seçildiğimi anladım.”
•“Sirius’ta generalim, dünyadaki kraliçeyi uyandırmaya geldim.”
•“Uyuyanların nasıl uyanacağını sadece ben biliyorum.”
Ve bunların hepsi öyle bir kendinden emin tonla anlatılıyor ki,
sanki dünya tarihini gizliden gizliye bu stüdyo yönetiyormuş gibi.
Algoritma, Drama ve Seçilmişlik Ekonomisi
Bu “seçilmişlik” hikâyeleri tesadüfen YouTube’da patlamıyor.
Algoritma şu frekansı seviyor:
•Ne kadar drama,
•Ne kadar korku,
•Ne kadar büyük iddia → o kadar izlenme.
“Merhaba, ben sıradan bir insanım ve yıllarca emek vererek bir şeyler öğrendim.”
diyen kimse algoritmayı heyecanlandırmıyor.
Ama:
“Ben Sirius’tan gelen bir generalim.”
“Seçilmiş 11 çocuktan biriyim, diğerleri öldü.”
“Uyuyan seçilmişlerin nasıl uyanacağını yalnızca ben biliyorum.” dediğinde, sistem şunu söylüyor:
“Harika, tık gelir bundan.”
Yani sadece “seçilmişim” diyen kişiyi değil, bu çağın değer sistemini de görüyoruz:
•Çalışmak sıkıcı,
•Sorumluluk almak yorucu,
•Kendi zihnini güçlendirmek zahmetli.
Ama “Ben özelim” demek hem kolay, hem havalı, hem izleniyor.
Asıl Trajedi: Dinleyenler
Beni asıl üzen, bu hikâyeleri anlatanlardan çok, bu hikâyelere tutunan insanlar.
Çünkü çoğu zaman tablo şöyle:
•Hayatından memnun değil
•Kendine inancı zayıf
•Sisteme kızgın ama hareket enerjisi düşük
•Yılların yorgunluğu, hayal kırıklığı içeri çökmüş
Tam bu noktada şu cümle çok cazip geliyor:
“Merak etme, sen de farklısın.
Sen de aslında sıradan değilsin.
Sadece henüz seni tanımadılar.”
Kulağa iyi geliyor ama tehlikeli bir yan etkisi var:
İnsanı gerçek sorumluluktan uzaklaştırıyor.
Çünkü “seçilmişsen”, artık çalışmana, üretmene, yüzleşmene gerek yok.
Sadece “büyük olay”ı beklemen yeterli.
Bu da zihinsel olarak şöyle bir sözleşme demek:
“Ben sorumluluk almayayım; hayatımın direksiyonuna geçmeyeyim.
Birileri gelsin ve beni bu halimle kurtarsın.”
Benim İçin Asıl Seçilmişlik Ne?
Benim için “seçilmiş” olan tek şey şu:
Kendi zihnini, kendi hayatını, kendi kararlarını üstlenen insan.
Başına gelen her şeyi “işaret” olarak okuyup pasifleşen değil, olanı görüp bilinçli seçim yapan insan.
Ben şuna inanıyorum:
•Kimse gökten aşağıya “özel” damgası yemiyor.
•Kimseye “sırları sadece sen bileceksin” diye söz verilmiyor.
Ama her insana şu fırsat veriliyor:
“İstersen zihnini güçlendirebilirsin.
İstersen frekansını temizleyebilirsin.
İstersen bu hayatta pasif figür değil, aktif özne olabilirsin.”
Seçilmişlik bu değil mi zaten?
Kendini seçebilmek.
Kendi zihninin yanına geçip:
“Tamam, bu hayatın sorumluluğunu ben alıyorum.” diyebilmek.
Ve dürüst olayım:
Başkasının kurgusunda “uyandırılmayı bekleyen seçilmiş” rolünü oynamaktansa, kendi hayatında uyanık bir insan olmayı seçmek çok daha devrimci bir hareket.