Tren İstasyonu Teorisi

Bazı insanların hayatı, bir ilişki değil… Bir istasyon gibi.
Ne demek bu?
Şu demek:
Sende bir şey var. Bir durak hâli. Bir bekleyiş. Bir içeride dönüp duran his.
Ve o his, fark etmeden, insanların gelip gittiği bir perona dönüşüyor.
Tren İstasyonu Teorisi denen şey, aslında akademik bir teori değil; bir insanlık gerçeğini anlatmak için bulunan acı tatlı bir metafor:
Hayatına giren insanlar, bazen insan gibi değil… Tren gibi gelir.
Kimisi hızlı geçer. Kimisi kapılarını açar ama sen binemezsin. Kimisi binersin sandığın anda son çağrı anonsu gelir.
Kimisi de iner… Valizini alır… Ve sen daha adını tam söyleyemeden kalabalığa karışır.
Ve sen geriye şu cümleyle kalırsın:
Niye böyle oldu?
İşte bu yazı, o soruya duygu satmadan cevap veriyor.
İlişkiler
İlişkilerde insanlar hep aynı yalanla büyür:
“Doğru insan olursa her şey olur.”
Olmaz.
Doğru insan diye bir şey varsa bile, o doğruluk tek başına yetmez. Çünkü ilişkiyi sadece “kim” yönetmez. İlişkiyi asıl yöneten şey şudur:
Zaman.
Ve zaman, romantik değildir.
Tren istasyonu metaforu tam burada devreye girer.
Senin bir istasyonun vardır. Bazen adı yalnızlıktır. Bazen yorgunluk. Bazen yeniden doğmak. Bazen kendimi toparlamalıyım. Bazen de tamam artık, kalbim açılsın.
İşte o istasyona bir tren gelir: bir insan.
Sen o insanı görünce içinden bir şey kıpırdar. Bu farklı, dersin. Ve zihnin hemen hikâyeyi başlatır:
Belki de bu kez…
Ama tren istasyonu teorisi şunu söyler: Bir insanın gelişi, varışı değildir.
Buluşmak, aynı yere gelmek değil; aynı yöne gitmektir.
İlişkilerde en çok yaşanan trajedi şu değil mi zaten?
İki insan birbirini sever.
Güler.
Konuşur.
Birbirini özler.
Ama biri kalma dönemindedir, diğeri kaçma döneminde.
Biri düzen kurma trenini bekliyordur, diğeri dağılma treninde hâlâ sigara içiyordur.
Biri ilişkiye ev gözüyle bakarken, diğeri ilişkiye kaçış gözüyle bakar.
Sonra ne olur?
Sen biz dersin. O ben der.
Sen yarın dersin. O bakalım der.
Sen netlik istersin. O akış diye kaçmayı süsler.
Ve bir gün anlarsın: Sen, bir tren sandın… O sadece aktarmaydı.
İstasyonun kalabalığı içinde herkes birbirine benzer:
Herkes bir şey bekler.
Ama herkes aynı şeyi beklemez.
Bazı insanlar sevgiye gelmez.
Sevgiye müsait görünür. Sevgi konuşur. Sevgi kelimeleri bilir.
Ama sevginin sorumluluğunu taşıyacak kapasitesi yoktur.
O yüzden tren istasyonu teorisi ilişkiler için çok acı ama çok net bir cümle kurar:
İnsanlar seni sevmedikleri için gitmez.
Hazır olmadıkları için gider.
Ve bazen en can yakıcı gerçek şudur:
Bir insan seninle aynı istasyona uğrar… Ama seninle aynı hayata asla gitmez.
Psikolojik
Şimdi daha derine inelim.
Çünkü istasyon sadece dışarıdan gelen trenlerin yeri değildir. İstasyon, aynı zamanda senin içerindeki sistemdir.
Bazı insanların istasyonu sürekli açıktır.
Kapılar kapanmaz. Anonslar susmaz. Her gelenin sesi içeride yankılanır.
Neden?
Çünkü bazı insanlar duygusal olarak peron hâlindedir:
Hep bir şey beklerler.
Hep bir şey gelsin isterler.
Hep birisi olsun… Birisi anlatsın… Birisi tutsun… Birisi tamamlasın…
Ama istasyon metaforu psikolojide başka bir şey daha söyler:
İstasyon aynı zamanda bir savunmadır.
Beklemek, bazen bir korku biçimidir.
Çünkü tren hareket edince hayat değişir.
Ve değişim, herkesin sandığı kadar romantik değildir.
Bazen ben hazır değilim cümlesi, gerçekten hazır olmadığın içindir. Ama bazen ben hazır değilim cümlesi, şunun süslü hâlidir: Ben risk almak istemiyorum.
İstasyon güvenlidir.
Çünkü istasyonda gidebilirsin diye düşünürsün ama gitmezsin. İstasyon sana kontrol hissi verir: Ben istersem binerim.
Oysa bazı insanlar için gerçek şudur: Binmek istemezler.
Sadece bir tren gelsin isterler. Sadece birileri onları seçsin isterler.
Sadece değerli hissettirsin isterler.
Ve işte tam burada ilişki başlar gibi olur ama aslında ilişki başlamaz:
Bir insan gelir, sen ona boşluğu verirsin. O insan gider, sen boşluğa düşersin.
Bu bir ilişki değildir. Bu bir döngüdür.
Tren istasyonu teorisi psikolojik olarak şunu öğretir:
Her gelen treni kader sanma.
Bazısı sadece senin yarana dokunmaya geliyor.
Evet, acı ama doğru.
Bazı insanlar hayatına aşk diye girer.
Ama aslında işlevi şudur:
Senin çocukluğundaki reddedilme duygunu tetikler.
Senin onay ihtiyacını harekete geçirir.
Senin ben yetmiyorum cümleni yeniden yazdırır.
O tren seni bir yere götürmez.
Seni sadece eski istasyonuna geri bırakır.
Ve sen bunu kısmet diye yorumlarsan… Hayat boyu aynı peronda bekleyen insan olursun.
Felsefe
Şimdi gelelim bu metaforun en zekice kısmına.
İstasyon dediğimiz şey, sadece duygular değil. İstasyon aynı zamanda şimdidir.
Felsefe şunu sorar:
Madem hayat bu kadar geliş gidişten ibaret… O zaman insanın iradesi nerede?
Tren istasyonu teorisi, kaderi romantize etmeden şunu der:
Bazı trenler gelir. Ama hangi trene bineceğin sensin.
Bu cümle basit gibi görünür ama ağırdır.
Çünkü insanlar genelde iki şey yapar:
*Ya hiç seçim yapmadığını sanıp kader diye teslim olur,
*Ya da tüm kontrolün kendinde olduğunu sanıp her şey benim suçum diye kendini yer.
İstasyon metaforu ikisini de dengeler.
Evet, bazı trenler senin kontrolünde değil.
Kimin ne zaman geleceğini bilemezsin.
Kim hangi kapıyı açacak, hangi yüzle gülümseyecek, hangi niyetle yaklaşacak… Bunları kontrol edemezsin.
Ama felsefenin tokadı şudur:
Sen, kendi istasyonunun yöneticisisin.
Peronlarını kimlere açtığın, kimi beklediğin, kime buyur dediğin… Senin seçimindir.
Ve aslında hayat dediğimiz şey, büyük kader hikâyelerinden çok şundan oluşur:
Küçük seçimler.
Tekrar edilen seçimler. Görmezden gelinen seçimler. Bu son denip yine izin verilen seçimler.
Bir insanı hayatında tutmak, bazen sevgi değil… Alışkanlıktır.
Bir insandan vazgeçememek, bazen aşk değil… Bağ değil, bağımlılıktır.
Ve istasyon metaforu burada bıçak gibi keser:
Sen, yanlış trenleri kutsadıkça doğru trenleri kaçırırsın.
Çünkü her tren, bir yön demektir. Her yön, başka bir hayata çıkar.
. . . . . .
Tren istasyonu teorisi, aslında bir ayrılık tesellisi değil. Bir farkındalık cümlesidir.
Şunu söylemek içindir:
Bazı insanlar gelir… Çünkü gelmeleri gerekir.
Bazı insanlar gider… Çünkü kalmaları seni küçültür.
Bazı insanlar da sadece şunu öğretmek için uğrar: Sen, kimi beklediğini artık seçmelisin.
Ve en büyük olgunluk şudur:
Kalkmayan treni zorlamamak. Kalkan treni de kader diye putlaştırmamak.
Çünkü bazen hayat, sana kaçırdın diye değil… Kurtuldun diye bir işaret verir.
Şimdi kendine tek bir soru sor:
Bu aralar istasyonun hangi duygu?
Ve o duyguya kimleri çağırıyorsun?

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir