Kıskançlık kelimesi duyulunca herkesin yüzünde aynı refleks belirir: Savunma.
Çünkü kıskançlık, insanın kendine yakıştırmak istemediği duygulardan biridir.
Kimse “Ben kıskancım” demek istemez. Ama işin ironisi şu: Kıskançlık çoğu zaman bir kötülük niyetiyle başlamaz.
Daha derinde, insanın kendi gerçeğiyle karşılaşmasının acı bir biçimidir. Ve evet, çoğu zaman kıskançlık; hayranlığın, üstü örtülememiş itirafıdır.
Hayranlık, açık bir duygudur. İnsanı büyütür. Kıskançlık ise hayranlığın kararmış halidir.
Aynı gerçeği görürsün: Birinin sende olmayan bir şeyi var.
Ama hayranlıkta, bu gerçek bir ilham kapısı açar: Ben de yapabilirim. Kıskançlıkta ise bu gerçek bir tehdit gibi hissedilir: Ben neden değilim?
Psikolojinin en basit ama en can yakan cümlelerinden biri şudur: İnsan, kendinde eksik gördüğü şeyi başkasında abartılı şekilde fark eder.
Çünkü zihnin radar sistemi, sadece dışarıyı taramaz. Asıl taradığı şey içeride bastırdığındır.
Kıskançlık bu yüzden bir duygu değil, bir ayna mekanizmasıdır. Seni, senden sakladığın yere götürür.
Kıskançlık bir objeye değil, bir ihtimale yönelir. Birinin güzelliğine kıskançlık duyman aslında güzelliğin kendisiyle ilgili değildir.
Senin içindeki “Ben de güzel olabilirdim… Ben de seçilebilirdim… Ben de görülebilirdim” ihtimaline dokunur.
O ihtimalin üstünü yıllardır kapattıysan, bir gün biri gelir ve sanki o kapağı yerinden söker.
İşte o an hayranlıkla kıskançlık arasındaki ince çizgi belirir. Hayranlık, bu mümkün der. Kıskançlık bu bana yasak der.
Bu yasak duygusu çoğu insanın çocukluk kökenlidir.
Küçükken yeterince görülmeyen, sürekli kıyaslanan, başarıyla sevilmiş gibi hisseden, daha iyi ol baskısıyla büyüyen zihinler; hayranlığı bile güvenli yaşayamadan büyür.
Çünkü hayranlık bile bir risk gibi gelir: Eğer hayran olursam, kendimi küçük hissedeceğim.
O yüzden hayranlığı, kıskançlığa çevirir. Kıskançlık daha kontrollü görünür. Çünkü kıskançlıkta yıkıcı bir güç yanılsaması vardır.
Sanki eleştirirsem, küçültürsem, değersizleştirirsem… O insanın ışığı söner ve ben rahatlarım.
Ama bu bir yalandır. Başkasının ışığını söndürmek, senin içindeki karanlığı aydınlatmaz. Sadece karanlığın daha gürültülü olur.
Felsefi açıdan bakınca, kıskançlık insanın varoluşsal konumuyla ilgilidir.
İnsan, kendini çoğu zaman olduğu haliyle değil, olabileceği haliyle kıyaslar. Ve bunu başkalarının hayatını izleyerek yapar.
Kıskançlık bu yüzden bir tür varlık sancısıdır. “Ben kim olabilirdim?” sorusunun sızısıdır. Bu sızı çoğu zaman şunu fısıldar: Sen kendini yarım bıraktın.
Kıskançlığın en toksik biçimi ise, hayranlık duyduğu şeyi inkâr eden kıskançlıktır. Birine gizlice hayran olup, onu açıkça küçümsemek.
Onun başarılarını şans diye açıklamak. Onun emeğini “torpil” diye etiketlemek.
Onun güzelliğini yapay diye küçültmek. Onun zekâsını “ukalalık” diye yaftalamak.
Bu, bir karakter kusuru gibi görünür ama aslında bir ruh savunmasıdır: Çünkü o insanı olduğu gibi kabul etmek, kendi gerçeğini kabul etmeyi gerektirir.
Ve bazı insanlar kendi gerçeğiyle yüzleşmekten, başkasına saldırmayı daha kolay bulur.
Kıskanç insanın dili genelde aynıdır: Küçük küçük iğneler. Masum görünen cümleler. Şaka gibi sunulan pasif agresif yorumlar.
Ve en sık kullanılan silah: Değersizleştirme. Çünkü kıskançlık, bir şeye ulaşamadığın için değil… O şeyin mümkün olduğunu gördüğün için acıtır.
Kıskançlık, bu var gerçeğini taşımakta zorlanan zihnin çırpınışıdır.
İşte bu noktada “itiraf” kelimesi önem kazanır. Kıskançlık aslında şunu itiraf eder: Ben bunu istiyorum. Ben bunu önemsiyorum.
Ben bunu değerli buluyorum. Ama kendime bunu yakıştıramıyorum ya da ulaşabileceğime inanmıyorum.
O yüzden kıskançlık, hayranlığın bastırılmış şeklidir. Hayranlığını onurlu bir şekilde kabul edemediğin yerde kıskançlık başlar. Çünkü hayranlık cesaret ister. Kıskançlık ise korkunun sesidir.
Peki ne yapmalı?
Birincisi: Kıskançlığı inkâr etme. Kıskançlık insanidir. Ahlaki bir damga değil. Bir sinyaldir. Sinyal şudur: Senin içinde uyanmak isteyen bir parça var.
Bir potansiyel var. Bir arzu var. Bir ihtiyaç var. İnkâr ettikçe zehirlenir. Kabul ettikçe dönüşür.
İkincisi: Kıskandığın şeyin özünü yakala. O kişide neyi kıskanıyorsun? Görünürlük mü? Cesaret mi? Disiplin mi? Özgüven mi? Parası mı? İlişkisi mi?
Ve sonra şu soruyu sor: Ben bunu kendi hayatımda nerede erteledim?
Çünkü kıskançlık çoğu zaman başkasına değil, kendine kızgınlıktır. Senin ertelediğin hayalin, başkasında yürüyen bir gerçek olmuştur.
Ve bu seni rahatsız eder. Bu rahatsızlık kıymetlidir. Çünkü seni hareket ettirebilir.
Üçüncüsü: Kıskançlığın enerjisini kıyaslamadan üretime çevir. Kıyaslama insanı tüketir.
Üretim insanı büyütür. Kıskandığın kişi, senin düşmanın değil; senin ihtimal haritandır.
Sana “Bak, bu mümkün” der. Sen bunu “Bana zulüm” diye okursan kıskançlık olur. Sen bunu “Bana yol gösteriyor” diye okursan ilham olur.
Bu dönüşüm, zihinsel bir kas gibidir. Her gün çalıştırılır. Çünkü kıskançlık refleksiftir, ilham ise bilinçlidir. Refleksle yaşayan insan, kıskançlığı seçer. Bilinçle yaşayan insan, hayranlığı seçer.
Dördüncüsü: Kıskançlıkla başa çıkmanın en olgun yolu, hayranlığı açıkça ifade etmektir. Bunu yapmak zordur.
Çünkü egoyu incitir. Ama aynı zamanda ruhu büyütür. Birinin emeğini takdir etmek, onun ışığını kabul etmek; kendi içindeki karanlığı dağıtır.
Çünkü artık savaşmıyorsun. Artık saklamıyorsun. Artık kaçmıyorsun.
Ve son bir gerçek: Kıskançlık aslında özgüvenin değil, özdeğerin sorunudur.
Özgüven yapabilirim der.
Özdeğer hak ediyorum der. İnsan bazen yapabileceğine inanır ama hak ettiğine inanmaz.
İşte o zaman başkalarının sahip olduğu şey, onun için bir hakaret gibi görünür. Çünkü içten içe şu cümleyi taşır: Bu bana olmaz.
Bu cümleyi değiştirmeden kıskançlık bitmez. Çünkü kıskançlık, dışarıdaki birine değil, içerideki bir inanca bağlıdır.
Kıskançlık hayranlığın itiraf edilmiş halidir derken, aslında şunu söylüyoruz: Kıskançlık seni ele verir.
Ne istediğini, neye önem verdiğini, neyi değerli bulduğunu gösterir. Ama aynı zamanda bir seçim sunar.
Ya bu itirafı zehre çevirirsin. Ya da ona bir isim verip dönüştürürsün: Hayranlık.
Kendine dürüst olursan, kıskançlık sana düşman olmaz. Sana pusula olur. Seni kendi potansiyeline götürür.
Çünkü kıskançlık; yanlış anlaşılmış bir çağrıdır. Ruhun, “Ben de büyümek istiyorum” diye attığı bir çığlıktır.
O çığlığı susturmak için başkasına saldırmak kolaydır. Ama kendini büyütmek, gerçek iştir. Ve gerçek iş, her zaman sessiz yapılır.
Bugün birini kıskandıysan, bunu bir utanç gibi saklama. Bunu bir mesaj gibi oku.
Zihin sana şunu söylüyor olabilir: İçinde bir yer, uyanmak istiyor.
Ve belki de mesele şu: Sen başkasının ışığına saldırmıyorsun.
Sen kendi ışığını henüz açmadığın için sızlanıyorsun.
Şimdi soruyu değiştir:
Onun ışığı beni neden rahatsız ediyor değil…
Ben kendi ışığımı ne zaman yakacağım?
İşte kıskançlık burada biter.
Hayranlık burada başlar.
Ve insan, ancak burada büyür.