Bazı insanlar var…
Odaya girer girmez “Ben buranın yıldızıyım” diye bağırmaz ama onu hissettirir.
Cümleleri kısa, bakışı uzun, tavrı “Siz kimsiniz ki?” ayarında.
Sanki dünya onların etrafında dönüyor, biz de yanlışlıkla aynı gezegende yaşıyoruz.
Ve işin komiği şu: Bu “üstünlük” hali çoğu zaman gerçek bir güçten gelmez.
Tam tersine. Çoğunlukla vasat bir ortamın çocuğudur bu.
Çünkü gerçekten iyi olan insanın üstünlük taslamaya ihtiyacı yoktur.
Güç, bağırmaz. İyi, “ben iyiyim” diye masaya yumruk atmaz.
Kendini gerçekten geliştirmiş biri, başkalarını küçültmekle vakit kaybetmez.
Ama vasat ortamda büyüyen insan…
Evet, o bazen bir cümleyi bile güç gösterisine çevirir.
Normalde “Günaydın” diyecekken bile üst perdeden “Günaydın…” der, sanki havayı o aydınlatıyor.
Şimdi bunu psikolojik açıdan düşünelim. Üstünlük kompleksi diye bir şey var ya…
Aslında çoğu zaman aşağılık hissinin makyajlı hâlidir. İnsan kendini değersiz hissettiğinde, bu duyguyla yaşamak zor gelir.
Zihin de zekidir. Kendini korumak için sana yeni bir kostüm giydirir: Ben sizden üstünüm. Bu cümle, içerdeki kırılganlığı saklayan bir zırhtır.
İçinde huzur olmayan biri, dışarıya “ben çok rahatım” enerjisi vererek kendini inandırmaya çalışır. Çünkü insan en çok kendi yalanına ihtiyaç duyar.
Vasat ortam dediğimiz şey illa fakirlik ya da kötü şartlar değil. Vasat ortam bazen “herkesin birbirini aşağı çektiği” bir evdir.
Bazen “çocuk ağlayınca susması için onu şımartan” bir aile dinamiğidir. Bazen de “başarı değil görünüş önemli” diyen bir çevredir.
Bu ortamda yetişen kişi şunu öğrenir: İnsanlar senin ne olduğuna değil, ne gösterdiğine bakar. O yüzden içerik değil imaj geliştirir.
Kendini büyütmenin en kolay yolu da başkalarını küçültmektir.
Bak, günlük hayattan örnek verelim. İş yerinde biri var.
Bir şey soruyorsun: “Bu dosyayı nereye kaydediyoruz?” Normal insan ne der? “Şuraya kaydediyoruz.”
Ama üstünlük sendromlu kişi şöyle der: “Ay onu da mı bilmiyorsun?” Ve işin en garip yanı…
Sorduğun şey basit bir şey de olabilir, karmaşık bir şey de. O kişi yine aynı cevabı verir.
Çünkü mesele dosya değil. Mesele güç. O anda bir basamak yaratıp üstüne çıkmak istiyor. Kendi içinde yükselmek yerine, seni aşağı çekerek yükseliyor.
Bu davranışın altında genelde şu vardır: Yeterince rekabet olmayan, yeterince kalite standardı olmayan bir çevrede “kendini en iyi sanmak” kolaydır.
Çünkü kıyaslayacak gerçek ölçüt yoktur. Herkes birbirine benzer, herkes aynı düzeyde “idare eder”. Böyle bir yerde biri azıcık öne çıksa kendini tanrı sanabilir.
Çünkü etrafı düşük çıtadır. Ve düşük çıta, şişkin ego üretir.
Felsefi açıdan bakınca da iş daha netleşiyor. Sokrates’in o meşhur tavrı vardır:
Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bu cümle aslında “alçakgönüllülük” değil, farkındalıktır.
Bilginin sonu yoktur. Derinleşen insan bunu görür. O yüzden gerçek bilgelik, insanı kibirli değil, sakin yapar.
Ama yüzeyde kalan insan, bir iki şey öğrenince zirveye çıktığını zanneder. Çünkü zihni sığ olan, derinliği fark edemez.
O yüzden kendini büyük görür. Çünkü karşılaştırdığı şey küçüktür.
Üstünlük taslayan insanların konuşmalarına dikkat et. Genelde iki şey yaparlar: Ya kendilerini sürekli överler…
Ya da başkalarını sürekli eleştirirler. İkisi de aynı kökten gelir. İç dünyada tamamlanmamış bir benlik.
Yani gerçek özgüven değil; kırık bir özgüven.
Güçlü insan, başkasının başarısından rahatsız olmaz. Hatta ilham alır. Ama içten içe eksik hisseden insan, başkasının parlamasını tehdit olarak görür.
O yüzden küçümser: “O zaten şanslı.” “O zaten torpilli.” “O zaten dış görünüşle gidiyor.” Çünkü başkasının başarısını küçültürse, kendi eksikliğini geçici olarak unutur.
Spor salonundan örnek vereyim. Bazı insanlar var, ağırlık kaldırırken bile ruhu kavga ediyor. Barı kaldırıyor, bırakıyor, bir daha kaldırıyor…
Ama asıl yaptığı şey antrenman değil. Ego gösterisi. Yanındakine bakıyor, aynaya bakıyor, sonra tekrar bakıyor.
Ve birinin daha az kilo kaldırdığını görünce yüzünde o tanıdık ifade:
“Benden bir şey olmaz sanma.” Halbuki gerçek sporcu nasıl olur biliyor musun?
Sessiz olur. İşine bakar. Çünkü onun rakibi yanındaki adam değil.
Dünkü kendisidir. İşte bu fark… Vasat ortamda yetişen insan, rakibi dışarıda arar. Kaliteli ortamda yetişen insan, rakibi içerde bulur.
Bu mesele biraz da “kimlik” meselesi. İnsan eğer kimliğini başarıyla, statüyle, alkışla kurarsa…
O kimlik sürekli sallanır. Çünkü alkış bitince düşer.
O yüzden kişi alkış aramayı bırakmaz. Üstünlük taslamak da bir çeşit alkıştır. İnsan kendini büyük hissetmek için başkalarının küçüklüğüne ihtiyaç duyar.
Kendini değerli hissetmek için birilerini değersizleştirmesi gerekir. Bu tam bir bağımlılık. Ve çok yorucu bir hayat. Çünkü sahne sürekli açık kalmalı.
Her an “üstün” görünmeli. Bu da insanı içten içe çürütür.
Şimdi gelelim asıl soruya: Niye vasat ortam? Çünkü vasat ortamda “gerçek geri bildirim” yoktur. Seni geliştiren insanlar yoktur.
Seni dürten bir standart yoktur. Orada kimse sana “Bunu daha iyi yapabilirsin” demez.
Ya aşırı pohpohlarlar, ya da aşırı küçültürler. İki uç da aynı derecede zehirlidir. Çünkü ikisi de gerçeği söylemez.
Gerçek olmayan ortamda büyüyen insanın egosu ya şişer ya kırılır. Şişen ego da bir gün patlar.
Üstünlük taslamak aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. “İçimde bir şey eksik ama bunu kimse görmesin” diye kurulan bir sahne.
O kişi aslında sürekli kendini ispatlamak zorundadır. O yüzden küçük başarıları büyütür, küçük hataları inkâr eder. Bazen kendini bile kandırır.
Çünkü gerçek çok ağır gelir: “Ben aslında yeterli hissetmiyorum.” Bunu söylemek cesaret ister. Üstünlük ise kolaydır. Bir maskedir.
Ve evet… Kendini üstün gören insan çoğu zaman gerçekten vasat bir ortamda yetişmiştir. Çünkü kaliteli ortamda yetişen insan şunu öğrenir:
Herkesin iyi olduğu bir yerde “üstünlük” diye bir şey yoktur. Orada sadece “gelişim” vardır. Öğrenmek vardır. Ustalığa saygı vardır.
Tevazu vardır. Çünkü gerçek kalite, insanı kibirli değil disiplinli yapar. Kibir, boşluğun sesidir. Disiplin ise doluluğun sessizliğidir.
Peki bu insanlar değişebilir mi? Evet. Ama önce şunu fark etmeleri gerekir: Üstünlük, güç değildir. Üstünlük, korkudur.
Bir insan kendini gerçekten tanıyınca, başkalarıyla savaşmayı bırakır.
Çünkü anlar ki kendini üstün görmek de kendini aşağı görmek de aynı oyundur.
İkisi de gerçek benlik değildir. İkisi de zihin numarasıdır.
Bence en güçlü cümle şu: Kendini gerçekten büyüten insan, başkasını küçültmeyi bırakır.
Çünkü artık buna ihtiyaç duymaz.
Çünkü kendi içindeki boşluğu kapatmıştır. Kendi değerini dışarıdan değil içeriden alır.
Ve o noktadan sonra… O kişi “üstün” olmaz. Sadece sakin olur. Net olur. Derin olur.
Ve inanın bana, gerçek etki zaten oradan gelir.
O yüzden biri seni küçümsüyorsa, seni görmezden geliyorsa, üstten konuşuyorsa…
Şunu unutma: Bu senin eksikliğin değil. Onun içindeki kavgadır.
Senin ışığını söndürmek istemesinin sebebi, kendi ışığını yakamamasıdır. Sen kendi yoluna bak. Çünkü gerçek başarı, kimseyi ezmeden yükselmektir.
Üstünlük taslayan insan büyük değildir.
Sadece küçük bir ortamda büyüdüğü için kendini dev sanmıştır.