Bazı cümleler vardır, başına iyi niyetle söylüyorum etiketi yapıştırılınca bile kalbini deler geçer.“Bak, yanlış anlama ama…”
Diye başlayan, sonra da seni küçülten, daraltan, utandıran o cümleler.
Peki sorun nerede?
Sözde mi, niyette mi, egoda mı?
Ben bu cümlenin iyi niyetli eleştiri yoktur kışkırtıcı olmasını seviyorum. Çünkü bizi şu rahatsız edici soruyla yüzleştiriyor:
“Ben birini eleştirirken, aslında kimin egosunu koruyorum? Onunkini mi, yoksa kendiminkini mi?”
Eleştiri, “Ben senden daha iyi biliyorum” demenin kibar hali
Psikolojik düzeyde eleştiri çoğu zaman şunu ima eder:
“Senin yaptığın eksik, benim bildiğim daha doğru.”
Bunu yüksek sesle söylemeyiz, ama alt metin oradadır.
Eleştirinin yönü yukarıdan aşağıya doğrudur: Bilen ve yoldan çıkmış olan vardır.
Bu, sadece bilgi farkı değil; hiyerarşi kurma arzusudur.
İnsanın zihni şöyle çalışır:
•Kendini haklı gördüğünde,
•Kendi doğrularını evrensel doğru zannettiğinde,
•Karşısındakinin seçimini tehdit olarak algıladığında, onun üzerinde bir üst kata çıkmak ister.
Eleştiri, çoğu zaman bu üst katın balkonundan atılan küçük taşlardır.
Psikolojide buna üstünlük fantezisi diyebiliriz.
Karşındakinin hatasına işaret ederek kendi değerini yükseltme çabası.
“Senin yanlışını buldum, o hâlde ben daha zekiyim, daha deneyimliyim, daha olgunum.”
İşte bu yüzden, niyet ne kadar iyi olursa olsun, eleştirinin frekansında çoğu kez kibir titreşir.
“İç daralması” bize ne anlatır?
Bir söz, karşındaki insanın içini daraltıyorsa,
onu küçültülmüş, yargılanmış, sıkıştırılmış hissettiriyorsa,
orada artık iyi niyetli diye savunabileceğimiz bir şey kalmamıştır.
Çünkü insan zihni, niyeti değil, etkiyi yaşar.
Sen “Ben seni düşünüyorum” diyebilirsin, ama beden dili, ses tonu, kelime seçimin, yüz ifaden şunu haykırıyordur:
iyi
“Senin yaptığın bana saçma geliyor. Bence böyle olmalı.”
İşte o an, iyi niyet kılıfı yırtılır.
Geriye sadece yargılanma hissi kalır.
Psikolojik olarak, insanlar eleştirildiğinde üç temel savunma çalışır:
1.Donma: İçine kapanır, susar, ama içinde bir yara kalır.
2.Saldırıya geçme: “Sen kimsin?” diyerek karşı eleştiri üretir.
3.Uyum sağlama: Kendi doğrusundan vazgeçer, sırf sevilmek ve onaylanmak için sana uyar.
Bu üç senaryonun da ortak noktası şu:
Arada sağlıklı bir öğrenme, özgür bir dönüşüm yoktur.
Yani eleştirinin eğitici olma iddiası, çoğu kez teoride kalır.
İstenmeyen tavsiye: Maskeli eleştiri
Bir de görünüşte daha nazik olan tür var: Tavsiye.
Kimse senden bir şey istememişken, hayatına gayet memnun bir şekilde devam ederken birileri çıkar ve şöyle der:
“Bak sana bir tavsiye…”
“Ben olsam böyle yapmazdım.”
“Sana şunu söylemek zorundayım.”
Bu cümlelerin alt metni çok nettir:
“Sen şu an yanlış yapıyorsun, benim yolum daha doğru.”
Yani tavsiye, çoğu zaman maskeli bir eleştiridir.
Karşındaki insan senden tavsiye istemedikçe, senin kendiliğinden devreye girmen; onu kendi hayatının dersliğine kilitlemen demektir.
Bu noktada devreye sınır ihlali girer.
Her insanın zihninin bir kapısı vardır.
O kapıda da görünmez bir yazı:
“Ders vermek isteyenler, lütfen zile bassın.”
Sen zile basmadan kapıyı zorlarsan, ister “Ben seni korumak istiyorum” de, ister “Kalbim senden yana” de, yaptığın şey yine aynıdır:
Karşındakini, istemediği bir öğrenme sürecine zorlamak.
Ve zorlanan zihin, nadiren gerçekten öğrenir.
Çoğu zaman sadece savunmayı öğrenir.
Ama ben kötülük olsun diye söylemedim
İnsanlar eleştiri sonrası sık sık şunu söyler:
“Yanlış anladın, ben senin iyiliğin için söyledim.”
Belki gerçekten öyle hissediyor.
Ama bu, eleştirinin egosal tarafını silmez.
İyi niyet, egonun üstüne sürülen ince bir kremdir.
İzleri biraz yumuşatır, ama yarayı açan bıçak aynı bıçaktır.
Felsefi açıdan baktığımızda, iyi niyet kavramı çoğu kez öznel bir algıdır.
Kendimi haklı hissetmem, yaptığımın doğru olduğu anlamına gelmez.
Kant’ın iyi niyet vurgusunu bile, günlük ilişkilerde egomuzu temize çıkarmak için kullanabiliyoruz:
“Benim niyetim iyi, o hâlde sorun sende.”
Oysa etik açıdan daha dürüst cümle şudur:
“Ben böyle bir şey söyledim ve seni incitti.
Niyetim buysa da, sonuç bu. Bunun sorumluluğunu alıyor muyum?”
İyi niyet, sorumluluk almadan anlamlı değildir.
Sadece kalkan olarak kullanıldığında,
“Ben hata yapmam” diyen kibrin yeni bir dilidir.
Eleştirinin ardındaki gizli korku
Eleştirinin bir de görünmeyen tarafı var: Korku.
•Birinin farklı seçimi, bizim kendi seçimlerimizi sorgulatıyorsa, onu eleştirerek kendi yolumuzu kutsallaştırırız.
•Birinin başarısı, içimizdeki yetersizlik duygusunu tetikliyorsa, onu fazla bulur, abartılı bulur, küçültürüz.
•Birinin özgürlüğü, bizim cesaretsizliğimizi görünür kılıyorsa, onun özgürlüğünü “sorumsuzluk” diye etiketleriz.
Yani eleştiri, çoğu zaman şunu söyler:
“Senin duruşun beni rahatsız ediyor, çünkü içimde dokunduğu bir yara var.”
Bunu fark etmek yerine,
“Ben sadece gerçekleri söylüyorum” diye ısrar etmek, kendi yarasına bakmaktan kaçan zihnin savunmasıdır.
Bu yüzden, iyi niyetli eleştiri yoktur cümlesi, bize şunu sormaya zorlar:
“Şu an konuşan kim? Bilgim mi, sevgim mi, yoksa korkum mu?”
Peki hiç mi geri bildirim vermeyeceğiz?
Buraya kadar anlattıklarım,
Kimse kimseye hiçbir şey söylemesin anlamına gelmiyor.
Mesele, konuşmanın şekli ve zemini.
Aradaki fark şurada:
•Eleştiri yukarıdan aşağıya iner.
•Geri bildirim yan yana durur.
Eleştiri şunu der:
“Sen yanlış yapıyorsun, ben söylüyorum.”
Geri bildirim ise şöyle der:
“İstersen bir gözlemimi paylaşabilirim, kabul etmek zorunda değilsin.”
Eleştiri, kişinin karakterine saldırır:
“Sen zaten hep böylesin.”
Geri bildirim, davranışa odaklanır:
“Şu durumda böyle yaptığında, bende şöyle bir etki oluşturdu.”
Eleştiri bitiştirir.
Geri bildirim alan bırakır.
Ve en önemlisi:
Gerçek geri bildirim, ancak karşı taraf istediğinde anlamlı olur.
İstenmeyen geri bildirim, adını ne koyarsak koyalım, bir çeşit zihinsel müdahaledir.
O yüzden şunu söylemek daha dürüst:
“Benim fikrim var, ama sen sormadan bu senin alanın.”
Kendini eleştiren zihin, başkasını rahat bırakabilir mi?
Bir de işin içe dönük tarafı var.
Kendine acımasızca eleştirel bakan bir zihin, başkalarına yumuşak davranmakta zorlanır.
İçindeki ses şunu diyorsa:
“Hata yaparsam değersizim.”
“Mükemmel olmazsam rezil olurum.”
“Sürekli kendimi düzeltmeliyim.”
O zaman dışarıya doğru da aynı mercek açılır. Başkasının kusuru, kendi kusur korkumuzun aynası olur.
Ve iyi niyetli eleştiri kisvesiyle aslında kendimizde sevmediğimiz yanlara saldırırız.
Belki de gerçekten tek hakiki eleştiri, kendimize yönelttiğimiz, sonra da şefkatle dönüştürdüğümüz o bakıştır.
Ama dikkat:
Kendini de acımasızca dövmek değil;
Burada ne öğrenebilirim? diye soran yalın farkındalık.
Ne yapalım o zaman?
Belki de en sağlıklı tavır şöyle bir iç protokol geliştirmek:
1.Birini eleştirmek istediğimde önce durmak.
“Şu an gerçekten onun iyiliğini mi düşünüyorum, yoksa içimdeki bir rahatsızlığı mı susturmaya çalışıyorum?”
2.İzin sormak.
“Bu konuyla ilgili fikrimi duymak ister misin?”
Gelen cevaba saygı duymak.
“Hayır” da bir cevaptır ve kişisel alınmamalıdır.
3.Kendimize bakmak.
“Onun seçimi bende neyi tetikledi?
Korku mu, kıskançlık mı, yetersizlik mi, koruma içgüdüsü mü?”
4.Bilgelik iddiasından vazgeçmek.
“Ben daha iyi biliyorum” yerine:
“Benim penceremden böyle görünüyor” diyebilmek.
Belki o zaman, eleştirinin yerini diyalog, yargının yerini merak, üstten konuşmanın yerini yan yana yürümek alır.
Eleştirinin frekansını değiştirmek
“İyi niyetli eleştiri yoktur” cümlesi, bizi susmaya değil, daha bilinçli konuşmaya çağırıyor.
•Kibirli tonun yerine, eşitlik tonunu koymaya…
•Müdahalenin yerine, izin almaya…
•Yargının yerine, merak ve saygı koymaya…
Belki de mesele şu:
Bir insan senden tavsiye istemedikçe, onun öğretmeni değil, yol arkadaşı olmaya niyetlenmek.
Çünkü bazen en büyük bilgelik, söyleyecek çok sözün varken bile şunu diyebilmektir:
“Senin yoluna güveniyorum.
İstersen buradayım; istemezsen de yanında, sessizce yürürüm.”