Modern dünyada her konuda fikri olan çok.Ama bazıları var ki, sadece fikri olduğunu değil, tek doğruya sahip olduğunu iddia ediyor.
Onlara günlük dilde her şeyi bilenler diyoruz.
Ben bu yazıda, psikolojik ve felsefi açıdan, bu tavrı boş teneke sendromu olarak ele alacağım.
Çünkü insan ne kadar doluysa, sesini o kadar alçaltmayı bilir.
Ne kadar boşsa, o kadar gürültü yapma ihtiyacı hisseder.
Gerçek bilgelik ile her şeyi bilmek arasındaki uçurum
Felsefe tarihinde bilgelik, her zaman tam bilmek değil, sınırlarını fark etmekle ilişkilendirilmiştir.
“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” cümlesi tesadüfen bu kadar ünlü olmadı.
Psikolojik olgunluk da benzer bir zeminde durur:
“Benim bir bakış açım var.” diyebilmek,
“Yanılıyor olabilirim.” ihtimalini kabul etmek,
Karşıdakini düzeltmeye değil, anlamaya niyet etmek.
“Her şeyi bilen uyanmışlar” ise tam tersini yapar:
Kendi görüşünü hakikat, başkasınınkini “yanılgı”, “uykusuzluk”, “normalliğin köleliği” ilan eder.
Bu erdem değildir; bu, bilişsel katılık ve duygusal olgunlaşmamışlık işaretidir.
Neden bazı insanlar her konuda son sözü söyleme ihtiyacı duyar?
Psikolojik açıdan bakınca, bu tavrın arkasında sık gördüğümüz birkaç dinamik vardır:
1.Değersizlik duygusu ve üstünlük zırhı
İçten içe kendini değersiz hisseden biri,
bunu dengelemek için üstün bilen, uyanmış olan, gerçeği gören tek kişi rolüne sarılabilir.
Bu rol, ona kısa süreli bir güç ve konum hissi verir.
2.Belirsizliğe tahammülsüzlük
“Bilmiyorum” diyebilmek, ruhsal açıdan sağlam bir zemine ihtiyaç duyar.
Bazı insanlar için bilmemek, kontrol kaybı demektir.
O yüzden mutlaka bir açıklama üretmek, bu açıklamayı da tek doğru gibi savunmak isterler.
3.Kontrol ihtiyacı
Kendi iç dünyasını düzenlemekte zorlanan birey,
dış dünyayı, özellikle de başkalarının düşüncesini kontrol etmeye yönelebilir.
“Sen yanlış düşünüyorsun, bak doğrusu bu.” cümlesi, aslında içsel kaosun dışa yansımış hâlidir.
4.Narsisistik kırılganlık
Bazı kişiler için eleştiri, sadece fikre değil, benliğe yönelmiş bir saldırı gibi algılanır.
Bu yüzden karşı fikri dinleyip içine katmak yerine, hızla karşı saldırıya geçerler:
“Sen anlamıyorsun.”
“Senin zihnin katı.”
“Sen hâlâ normlardasın.”
Burada amaç, diyaloğu büyütmek değil, egoyu savunmaktır.
Fikir paylaşmak başka, fikri dikte etmek bambaşka
Sağlıklı bir entelektüel ortamda:
•Farklı bakış açılarının bir arada durması,
•Eleştirinin fikre yönelmesi,
•Kişiliğe değil, argümana odaklanılması beklenir.
“Her şeyi bilen uyanmışlar” ise şunu yapar:
•Senin düşünceni yanlış ilan ederken,
•Kendi düşüncesini üst gerçeklik mertebesine çıkarır.
Ve çoğu zaman bunu şu yollarla yapar:
•Genelleme:
“Sen böyle diyorsan, demek ki kalbin kapalı.”
“Bu kavramları kullanıyorsan, egona hizmet ediyorsun.”
•Psikolojik etiketleme:
Fikri tartışmak yerine, seni analiz etmeye başlar.
Sanki terapi odasındasın ve o da senin terapistinmiş gibi.
•Sınırları değersizleştirme:
Sen iletişimde saygıdan, üsluptan veya sınırdan bahsettiğinde, bunu hemen ego, norm, katılık diye yaftalar.
Böyle olunca, ortada diyalog kalmaz.
Sadece tek taraflı bir tebliğ girişimi olur.
Psikolojik olgunluk neye benzer?
Gerçek olgunluk, “her konuyu bilmek”ten çok uzaktır.
Bazı işaretleri şunlardır:
•“Bilmiyorum.” diyebilmek.
•Karşı fikri sonuna kadar dinleyip hâlâ aynı noktada kalabilmek.
•Kendi düşüncesini savunurken bile, başkasını küçültmemek.
•Kendi yarasını, başkasının üzerinde çözecek alanlar olarak kullanmamak.
Olgun bir insan:
•Başkasının fikrine katılmayabilir,
•Onu sertçe eleştirebilir,
•Argüman kurar, metni didik didik eder…
Ama şunu yapmaz:
Onu tanımadan, hayatını bilmeden, kimliğini, kalbini, niyetini teşhis etmeye kalkmaz.
Çünkü bilir ki;
Gerçek bilgelik, karşısındakini “hasta”, kendini “doktor” ilan etmekten geçmez.
Neden bu tiplerle sonsuz tartışmalara girmemek gerekir?
Psikolojik açıdan bakarsak, her diyalog gelişim için uygun zemin sunmaz.
Bazı diyaloglar:
•Yalnızca egoların çarpışma alanına dönüşür.
•Hiçbir yanın büyümediği, sadece yorulduğu kısır döngüler yaratır.
“Her şeyi bilen uyanmışlar”la tartışırken sıkça yaşananlar:
•Ne söylersen söyle, seni “hâlâ anlamamış” konumuna itmeleri.
•Her cümlenin altına, daha da büyük bir kesinlikle yazılmış başka bir “hakikat” eklemeleri.
Bu döngüde:
•Sen sakin kalmaya çalıştıkça,
•Onlar tonunu yükseltebilir.
Bu noktada en sağlıklı seçenek kimi zaman şudur:
•Fikrini net ve sakin bir dille bir kez ifade etmek,
•Sınırını çizmek,
•Ve sonra susmak.
Susmak her zaman teslimiyet değildir.
Bazen, enerjini nereye harcayacağını seçme özgürlüğüdür.
Bir not da kendimize: Gerçek saygı nasıl görünür?
Karşımızdaki boş teneke de olsa, bizim duruşumuz yine de kendimizi anlatır.
Gerçek saygı:
•“Herkes bana katılmalı.” demek değildir.
•“Fikrimi savunurken üslubumu kaybetmeyeceğim.” demektir.
Kendi fikrini dikte eden, diğerini küçümseyen, her cümlesine teşhis ekleyen insanlar:
•Aslında erdeme ulaşmamışlardır.
•Olgunlaşmamış bir yerden konuşurlar.
Gerçek erdem:
•“Ben böyle görüyorum, sen nasıl görüyorsun?” diye sorabilmeyi,
•Ve cevap hoşuna gitmese bile, karşındakinin varlığını küçültmemeyi gerektirir